Hakikatın Hocası Arayışın Efendisi

Yıldızlar Arasında Genç Yiğitler

Hamd âlemleri terbiye eden Allah’a mahsustur. Salât ve selâm Efendimize ve onun kıymetli ailesine, arkadaşlarına olsun.

Günümüz meselerlerden en çok yakındığımız konulardan biri öğrendiklerinden habersiz, anladıklarından eğitimsiz kalan sevgili çocuklar ve delikanlı gençlerimizdir. Batılı güçler tarafından zihni bulanmış, hakikatten uzak, nefsi duygularına esir kalmış nesil günbe gün karanlık odalarda çırpınış içersinde kendisini rasyonalizmde, deizmde, ateizmde buluyor. Humanist bir yaşam dünya hayatında az bir nebze nefes veriyor, zevkleri ile boğuşan şehvetleri ile ahmaklaşan, sarhoş olmuş beyinler hakikatın yabancısı olmaktan öteye gidemiyorlar. Ve bu konuda ayetler ve hadisler kendileri için acı bir eziyet olmaktan başka birşey değil. Çünkü ahiret hayatı müminlerin sevincidir. İslam ile alakası olmayan ama hakikata koşan bir yıldızın kıssasını sizlere aktaracağım. Bu kıssa ibret alınması gereken ve hayatımızın en baş köşesinde olmazsa olmazlardan olması gerekmektedir.

İslamın yıldızlarından biri olan Salman-ı Farisinden öğreneceğiz. Çünkü o hakikat avcısı, ilim aşığı, doğrunun hayranı, güzelliklerin ve ahlakın koruyucusu. Kendisi bir ışığın peşinden günlerce yıllarca koştu, ona gösterilenen doğruluğun hakikatini öyle biliyordu.(ki incilin tahrif oluşunu anlatan biri de yoktu.) Bunlarla beraber o neye iman edeceğini bilir. Dinini ahlakını kimsenin cebine koymazdı. Kendi kitabına bağlı ve onun misyonerliğini üzerine almıştı. Bunlarla beraber dinini öğrendiği hocasının ahlakını gözetler, onun dine, topluma hassasiyetini doğruluğunu değerlendirir. Son dönem yanında kaldığı papazı ona Risaletin son habercisi Namusu Ekberi telkin ediyordu. Bu konu kendisini çok alaka etmişti nasıl da etmesin, merakını, arayışını onu hep bir güzelliğe götürüyodu…

Hakikatın Hocası: Selman-ı Farisi

“Isfehan’ın Ceyyan köyünden İranlı bir genç idim. Babam bu köyün ağası ve sözü en çok geçen kişisiydi. Ben doğduğum günden itibaren, babamın dünyada en çok sevdiği kimseydim. Gün geçtikçe, babamın bana olan sevgisi artıyordu benim üzerime titriyor ve beni adeta bir kız gibi eve kapatıyordu. Mecûsiliğe o kadar kendimi vermiştim ki, taptığımız ateşin bakıcısı olmuştum. Gece, gündüz hiç sönmeyen ateşin yakılma işi bana verilmişti.

Babamın büyük bir çiftliği vardı. Devamlı onunla meşgul olur gelirini toplardı. Bir defasında, meşguliyeti sebebiyle köye gidemedim ve bana şöyle dedi:
“Oğlum! Görüyorsun çiftliği ihmal ettim. Bari sen git de oranı işiyle ilgilen.”

Çiftliğe gitmek amacıyla yola çıktım. Yolda bir kiliseye rastladım Orada ibadet eden hristiyanların seslerini duydum ve bu dikkatimi çekti. Babamın uzun süre beni başkalarıyla görüştürmemesi sebebiyle ne hıristiyanlar ne de diğer dinlere inananlar hakkında bilgim vardı. Seslerini duyunca ne yaptıklarını seyretmek için oraya girdim. Onları iyice anlayıp dinleyince, dua ve ibadetleri hoşuma gitti ve dinlerine girmeyi arzu ettim. Kendi kendime şöyle dedim: -“Bu din bizimkinden daha iyi.”
Oradan ayrıldığımda, güneş batmıştı. Tabii, babamın evinede gitmemiştim. Onlara:

-“Bu dinin asıl yurdu nerededir? diye sordum.
– “Suriye’dedir” diye cevap verdiler.

Akşam olunca eve döndüm. Babam ne yaptığımı sordu:
-“Babacığım! Ben kiliselerinde ibadet eden bazı insanlarla karşılaştım. Onların dinleri hoşuma gitti. Yanlarında güneş batıncaya kadar kaldım” dedim. Babam yaptığımdan korkup dedi ki:
“Yavrum! Bu din iyi değildir. Senin ve atalarının dini ondan daha iyidir. Ben de:

-“Hayır, onların dini bizim dinimizden daha iyi” dedim.
Babam söylediklerimden ve dinimden döneceğimden endişelenip beni eve hapsetti ve ayaklarımı bağladı.

Bir fırsatını bulunca hıristiyanlara şöyle bir haber gönderdim:
“Size, Suriye’ye gitmek isteyen bir kafile geldiğinde bana haber verin.”

Kısa bir süre sonra, onlara Suriye’ye gitmek üzere yola çıkmış bir kafile uğrayınca bana haber verdiler, bir yolunu bulup ayağımın bağını çözdüm. Gizlice onlarla birlikte yola çıktım ve nihayet Suriye’ye geldik. Suriye’ye varınca, bilgi bakımından bu dinin mensuplarından en kuvvetlisi kimdir diye sordum:

-“Kilisenin idarecisi baş papazdır” dediler. Onun yanına gittim. -“Ben hıristiyan olmayı arzu ediyorum, senin yanında kalmayı, sana hizmet etmeyi, senden bilgi edinmeyi ve burada ibadet etmeyi istiyorum” dedim. O da:

– “Yanımda kal” dedi.

Ben de onun yanında kaldım ve ona hizmet etmeye başladım. Bir müddet sonra, adamın kötü birisi olduğunu anladım. Adam, dindaşlarına sadaka vermelerini istiyor ve onları sevap kazanmaya teşvik ediyordu. Ama o, Allah rızası için verilen sadakaları kendisi için ayırıp saklıyordu. Fakir ve yoksullara hiçbir şey vermiyordu. Tam yedi küp altın biriktirmişti. Gördüklerim hiç hoşuma gitmemişti. Adam bir müddet sonra öldü. Hıristiyanlar onu defnetmek için toplandılar. Onlara dedim ki:

– “Dostunuz kötü bir kişiydi. Sizin sadaka vermenizi ister ve sizi sevap kazanmaya teşvik ederdi. Fakat ona sadakalarınızı getirdiğinizde kendisi için ayırıp saklar, yoksullara hiçbir şey vermezdi.”

-“Bunu nereden anladın” dediler. Ben de:

– “Verdiklerinizi sakladığı yeri size gösterebilirim” dedim. Onlar:
– Haydi, orayı göster” dediler. Onların verdiklerini sakladığı yeri gösterdim. Oradan altın ve gümüş dolu yedi küp çıkardılar.
– “Biz de bu adamı gömmeyiz” dediler ve onu çarmıha gerip taşladılar.

Kısa zaman sonra, onun yerine başka birini tayin ettiler. Ben de ona tabi oldum. Dünyada ondan daha dindar, ahirete ondan daha düşkün, gece gündüz ondan daha çok ibadet eden hiç kimse görmemiş ve onu çok sevmiştim. Uzun zaman onun yanında kaldım. Ölüm döşeğine düşünce, ona dedim ki: “Ey Falanca! Beni kime bırakacaksın? Ne yapmamı emrediyorsun.”

Bana: “Oğlum! Benim gibi sadece Musul’da oturan birisini biliyorum. O dinini değiştirmemiş ve ahlâkını bozmamıştır. Sen ona git” dedi. O da ölünce, Musul’daki kişiye gittim. Ona başımdan geçenleri anlatıp şöyle dedim: – “Falan şahıs ölürken bana, senin yanına gelmemi tavsiye etti ve senin hak üzerinde olduğunu söyledi.”O da:

– “Peki yanımda kal” dedi.

Ben de onun yanında kaldım. Onun iyi bir kimse olduğunu anladım ama çok geçmedi. O da öldü. Ölüm yatağına düştüğünde:
“Ey Falanca! İşte Allah’ın emri sana geldi. Sen benim durumumu biliyorsun. Beni kime bırakacaksın, ne yapmamı emrediyorsun” dedim. O da:
“Oğlum! Bizim gibi Nusaybin’de oturan falan şahsı biliyorum.

Onun yanına git” dedi. O da toprağa verilince, Nusaybin’deki şahsın yanına gittim. Başımdan geçenleri ve bundan önceki kişinin tavsiyesi ni ona anlattım.

– “Peki, burada kal” dedi. Ben de onun yanına yerleştim. Onun da Suriye’li ve Musul’lu zatlar gibi iyi birisi olduğunu gördüm. Çok geçmeden o da öldü. Ölmeden önce: -“Beni tanıyorsun. Bana şimdi kime gitmemi tavsiye edersin? dedim. O da: “Oğlum! Bizim gibi, Ammuriye’deki falanca kimseyi biliyorum dedi. Onun yanına gittim ve başımdan geçenleri ona da anlattım. O “Peki, yanımda kal” dedi. Öncekiler gibi doğru yolda olan bu şahsın yanında kaldım. Orada birkaç inek ve küçük bir davar sürüsü edindim.

Çok geçmeden, ötekilerin başına gelen onun da başına geldi. Ölmek üzereyken dedim ki:
– “Benim durumumu biliyorsun. Bana kimi tavsiye edersin, ne yapmamı emredersin?” O da bana şunları söyledi:

-“Oğlum! Yeryüzünde bizim inandığımıza bağlı bir insanın kaldığını zannetmiyorum. Fakat Arabistan’da bir peygamberin çıkacağı zaman yaklaşmıştır. O İbrahimin diniyle gönderilecek, sonra kendi yurdundan, iki siyah dağ arasında hurmaları bulunan bir yere hicret edecek. Onun gizli olmayan peygamberlik alâmetleri vardır. Hediye kabul eder, sadaka kabul etmez. İki omuzunun arasında da peygamberlik mührü vardır. Eğer bu ülkeye gidebilirsen git.” dedi…

Nihayet ecel onu da aldı. Ondan sonra, Kelb kabilesinden bazı Arap tacirler Ammuriye’ye uğrayıncaya kadar orada kaldım. Onlara – “Eğer beni de Arabistan’a götürürseniz şu ineklerimi ve şu küçük davar sürümü size veririm” dedim. Onlar da:

-“Tamam, seni götürelim” dediler. Onlara ineklerimle davarlarımı verdim ve beni de yanlarına aldılar. Vadil-Kura’ denilen yere geldiğimizde, sözlerinden dönüp beni yahudilerden birine sattılar. Böylece o yahudinin hizmetine geçmiş oldum.

Bir müddet sonra, Kureyza oğullarından olan amcaoğlum onun ziyaretine geldi ve beni satın alıp Yesrib’e götürdü. Ammuriye’deki zatın söylediği hurma ağaçlarını gördüm. Anlattığı özellikleriyle Medine’yi tanıdım. Onun yanında kaldım.
O günlerde, Peygamber (s.a.v.) Mekke’de kavmini İslam’a davet ediyordu. Fakat ben köle olarak bir sürü işte çalıştırıldığımdan onun adını duymamıştım. Kısa bir süre sonra, Rasulullah (s.a.v.) Yesrib’e hicret etti. Ben hurma ağacının tepesinde, efendimin emrettiği işleri yapıyor, efendim de ağacın altında oturuyorken ansızın yanına amcasının oğlu geldi ve ona şöyle dedi: “Allah Evs’le Hazrec’i kahretsin! Onlar şu anda, peygamber olduğunu iddia eden ve bugün Mekke’den gelen bir adam için

Kuba’da toplanıyorlar.” Bu sözleri duyar duymaz adeta beni sıtma tutmuştu ve öyle sarsıldım ki, efendimin üstüne düşmekten korktum. Hemen hurma ağacından indim ve o adama şöyle dedim:

– “Ne diyorsun? Verdiğin haberi tekrar etsene…”

Efendim kızıp beni sille tokat dövmeye başladı. -“Bundan sana ne? Haydi işine bak” dedi.
Akşam olunca, topladığım hurmalardan biraz aldım. Rasulullah’ın (s.a.v.) kaldığı yere götürdüm. Huzuruna girip şöyle dedim:
– Ben senin dürüst bir kimse olduğunu duydum. Senin muhtaç ve göçmen arkadaşların var. Bendeki şu hurmalar sadakadır. Bu sadakaya en lâyık sizi gördüm. Sonra hurmaları ona yaklaştırdım. Ashabina:
– Sizler yeyin” dedi, ama kendisi elini uzatıp bir lokma bile ye medi. İçimden dedim ki:

-“Bu bir…!”

Yanından ayrılıp yine hurma toplamaya başladım. Rasulullah (s.a.v.) Kuba’dan Medine’ye gelince yanına gidip şöyle dedim:

-“Ben senin sadaka yemediğini gördüm. Şu hediyedir. Sana ikram ediyorum.”

Rasulullah (s.a.v.) bu defa yedi ve ashabına da yemelerini emretti ve hep birlikte yediler. Kendi kendime:

“Bu ikincisi…” dedim.

Bakiu-Garkad’dayken’ Rasulullah’a (s.a.v.) geldim. Oraya ashabından birini gömüyordu. Baktım ki oturuyor. Üzerinde iki kat elbise vardı. Selam verdim. Ammuriye’deki zatın söylediği peygamberlik mührünü belki görürüm diye sırtına bakarak etrafında dolaşmaya başladım. Peygamber kendisinin sırtına baktığımı görünce ne istediğimi anladı. Sırtından elbisesini attı. Ben de sırtına bakıp mührü gördüm ve tanıdım. Hem öperek, hem de ağlayarak üzerine kapandım. Rasulullah (s.a.v.) dedi ki:

– “Sen nerden biliyorsun?” Başımdan geçenleri anlattım. Hoşuna gitti ve ashabının da duymasını istedi. Onlara da anlattım. Şaşırdılar ve memnun oldular.”¹

Büyük adamın kıssası burada sona eriyor, ama bu ruh bu arayış bize kıyamete kadar örnek olacak Allahın izni ve inayeti ile…

Arayış uyanışa vesile oldu, hakikat sancısı onu cennete götürdü, onu gökten bir yıldız kıldı , insan karanlıklardan aydınlığa çıkabilmek için elinden geldiğinden fazlasını yapması gerekir. Salman (rd) bu kadar koşturması sahih din anlayışı ile başladı. O hakikat sancısı ile günlerce kıvrandı sonunda kendisini ve aslını buldu.

Günümüz gençlerin buhran dolu anlayışlardan bir an önce (Salman-ı Farisi gibi) sorgular üzerine maslahat ve mefsedet metoduna göre sahih olan islam anlayışı ile dünya hayatlarını imarlarına bir an önce kavrayıp harekete geçmelerini gerekir. Heves ve gecişi olan bu dünya hayatı kandırmamalı, insan başıboş bırakılmaz özellikle bu dünya hayatında.

▪︎Kıssa’dan Hisse;
– Sahih anlayışı el etmek.
– Kötü olan ne varsa red olunmalı.
– Ahlâk yasası tüm insanlara farz.
– Müslüman ferdin vasat anlayışı Selman (rd) gibi olmalı.
– Zorlu ve çileli yoldan en yakınından vazgeçe bilmek ama terk etmemek.
– Hocasının tavsiyesini önde tutmak.
– Alametler kişilerin karakter ve kimliğidir.
– Hakikat uğuruna köle olan insan, ilim uğruna neden yıldız olmasın.?


El-Hak olan Allah (azze ve celle) bizleri sırat-ı mustakimden ayırmasın, bizlere de çıkmaz sokakarda yardım eylesin. Vasat anlayış sahih islam temiz şeriat nasip eylesin.

Selâm ve dua ile kalın

Kaynakça;
¹ Tablolar 1 cilt.

One Comment

Comments are closed.